...Bir doyurgan yalnızlık geliyor aklıma yerimde duramıyorum
Dağbaşı yalnızlığı değil su kenarı yalnızlığı değil bir şehir yalnızlığı...
Turgut UYAR
Kendim gibi bildiğim dostlarım; yıllar sonra, her biri büyüdüğüm şehrin sokakları gibi. Her köşe başında bekleyen bir hayal kırıklığı... Bir kere yalnız kalmasın insan, bir daha hiçbir yere yakışmıyor.
9 Şubat 2014 Pazar
11 Ocak 2014 Cumartesi
KOMPOZİSYON
"Çocukken elime bir büyük atlas alır, dünyayı dolaşırdım. Bu yüzden, bilmediğim deniz, görmediğim ülke pek azdır. Bilmediğim, insanlardır."
Hayatım bir defter olsaydı, kenarları bükülmüş, kimisi atlanmış, kah farklı renklerdeki tükenmez kalemle, kah kurşun kalemle yazılmış sayfalarla dolu olurdu. Oysa, kenarında hiza çizgisi olan, başlıkları mavi kalemle, diğerleri kurşun kalemle yazılmış, paragraf boşlukları verilmiş, kenarı dümdüz sayfaları olan defterler de var. Böyle hayatlar da var. İşte ben onlara hep gıpta ettim. Muhtemelen sebebi; yaşamım boyunca bir işi başarıyla sonlandırmak bir yana, güç bela sürdürmüş, hatta çoğu kez sürdürememiş olmamdır. Hep düz bir yolda yürüyen insanlar. Bir yasa, sanki değişmez, kurgulanmış, başlayan ve biten bir netlik. Bir anlık ömrü olan üzüntüler, sevinçler, mutluluk, mutsuzluk, aşık olmak, evlenmek, işe girmek... Hepsi bir şeyin başlangıcı, bir şeyin sonu, yahut birinin girişi, birinin gelişmesi ve nihayet birinin de sonu. Girişler, gelişmeler ve sonuçlar. Edebiyat öğretmenim iyi bir yazının böyle yazılacağına inanıyordu. Ben de hep öyle yazıyordum. Bir gün, nasıl başarıyorsun, dedi. Çok kitap okuyorum, dedim. Ne okumak istediğinizi kolayca tahmin ediyor ve onları yazıyorum diyemedim. Tabi ki inanmadı bana, büyük gözlüklerinin ardından, burun kıvırarak bakıp; kitaplığın var mı, dedi. Yok, yatağımın altında büyükçe bir selenin içinde kitaplarım, dedim. Bu sade ve gösterişsiz gerçeğe kolayca inandı. Çünkü süslü olan yalanlardır. Onları inanması güç yapan gösterişli oluşlarıdır. Ben de o günden sonra tüm gerçeklerimi yatağın altında saklamaya başladım. Ne zaman biri bana inanmasa, gösterişten uzak, o soğuk ve nemli kitap sayfalarına benzeyen gerçekleri anlattım. Ben anlattım, onlar hemen inandılar. Aslında bana değil, sadeliğe kandılar.
Hayatım bir defter olsaydı, kenarları bükülmüş, kimisi atlanmış, kah farklı renklerdeki tükenmez kalemle, kah kurşun kalemle yazılmış sayfalarla dolu olurdu. Oysa, kenarında hiza çizgisi olan, başlıkları mavi kalemle, diğerleri kurşun kalemle yazılmış, paragraf boşlukları verilmiş, kenarı dümdüz sayfaları olan defterler de var. Böyle hayatlar da var. İşte ben onlara hep gıpta ettim. Muhtemelen sebebi; yaşamım boyunca bir işi başarıyla sonlandırmak bir yana, güç bela sürdürmüş, hatta çoğu kez sürdürememiş olmamdır. Hep düz bir yolda yürüyen insanlar. Bir yasa, sanki değişmez, kurgulanmış, başlayan ve biten bir netlik. Bir anlık ömrü olan üzüntüler, sevinçler, mutluluk, mutsuzluk, aşık olmak, evlenmek, işe girmek... Hepsi bir şeyin başlangıcı, bir şeyin sonu, yahut birinin girişi, birinin gelişmesi ve nihayet birinin de sonu. Girişler, gelişmeler ve sonuçlar. Edebiyat öğretmenim iyi bir yazının böyle yazılacağına inanıyordu. Ben de hep öyle yazıyordum. Bir gün, nasıl başarıyorsun, dedi. Çok kitap okuyorum, dedim. Ne okumak istediğinizi kolayca tahmin ediyor ve onları yazıyorum diyemedim. Tabi ki inanmadı bana, büyük gözlüklerinin ardından, burun kıvırarak bakıp; kitaplığın var mı, dedi. Yok, yatağımın altında büyükçe bir selenin içinde kitaplarım, dedim. Bu sade ve gösterişsiz gerçeğe kolayca inandı. Çünkü süslü olan yalanlardır. Onları inanması güç yapan gösterişli oluşlarıdır. Ben de o günden sonra tüm gerçeklerimi yatağın altında saklamaya başladım. Ne zaman biri bana inanmasa, gösterişten uzak, o soğuk ve nemli kitap sayfalarına benzeyen gerçekleri anlattım. Ben anlattım, onlar hemen inandılar. Aslında bana değil, sadeliğe kandılar.
31 Ekim 2013 Perşembe
Danimarkalı Gelin Olmuş Gidiyorsun
Yıllar önce TGRT'de Danimarkalı Gelin diye bir dizi vardı. Bizim gurbetçi yağız delikanlımız, Danimarkalı bir kız ile evlenmiş, sevdiceğini müslüman yapmış ve ülkesine getirip, evinin hanımı, çocuklarının anası etmiş idi. Hatırladığım kadarıyla konusu aşağı yukarı böyleydi. Zaten adı Danimarkalı Gelin olan bir dizinin konusu Meksika çete savaşları olacak değil. Her neyse; gel zaman, git zaman, boynuz kulağı geçmiş, bizim Danimarkalı Gelin, damadın dıravdan müslüman ailesine adeta şov yaparcasına din dersi vermeye başlamıştır. Bizim daha setr-i avretten bihaber sözde müslüman aile karşısında bir yıldız gibi parlayan gelin, hemen tesettüre bürünmüş, 32 farzı öğrenmiş, imanın şartından islamın şartına, teyemmümden gusüle, islamiyeti özümsemiştir. Bugünün popüler tabiriyle dinini yaşayan gelinimiz, elbette bu esnada, bir 28 şubat olmasa da, kendince mağduriyetten mağduriyete de koşmaktadır.
Gelelim dizinin en can alıcı sahnesine ki söylemeden edemeyeceğim, bence dizi bu sahne için çekilmiş. Hani Yılmaz Erdoğan Vizontele'yi televizyon gömme sahnesi için yazmış derler ya, bu dizi de öyle sanki. bu sahne sayesinde, bu dizi muhafazakarların kült filmi, mihenk taşı olmuştur. Efendim bu Danimarkalı Gelin ve görümcesi, bahçelerde börülce, oynar gelin görümce misali, gezmeye çıkarlar. Gerçi bizim Danimarkalı Gelin oynamak gibi edepsiz şeyleri yapmaz, belki kına gecelerinde mezdeke çalarsa tereddüt edebilir, lakin görümcesi için aynı şeyleri diyemeyeceğim, o biraz oynaktır. İşte bu başı açık görümce arabadan inerken, iki tane yarma kendisine laf atar. Çok bozulur görümce, bunun neden kendisinin başına geldiğini sorgularken, arabadan tesettürü ile Danimarkalı Gelin arz-ı endam eder. Bizim iki yarma abazan, o anda imana gelirler ve özür dilerler. Kusura bakma abla derler. Danimarkalı Gelin, açık başlı görümcesine, "gördün mü la, sen de başını kapat, sana da saygı duysunlar, zoruna da gitmesin" gibisinden bakar, görümce her şeyi anlar. Bunu hak ettiğini düşünür. Sonra iki abazan ve Danimarkalı Gelin birlikte görümceye karşı haka dansı yaparlar. Şaka lan şaka yapmazlar ama bence sinematografik açıdan öyle bir sahne çok iyi giderdi oraya.
Artık yüce meclisimize başörtülü vekillerimizde girecek. Elbette girsinler, girmelidirler. Fakat endişemiz şudur ki işte o başörtülü milletvekillerimiz birer Danimarkalı Gelin çıkabilir. Eğer o sahnede Danimarkalı Gelin, laf atanların tarafında değil de görümcesinin yanında saf tutsaydı, biz bugün o kadın vekillerin başörtüsünü değil, vurulan, öldürülen, dövülen, tacize, tecavüze uğrayan, başlık parasına satılan, çocuk yaşta evlendirilen, okula gönderilmeyen, cinsel obje haline getirilen kadınlar için ne yaptıklarını konuşuyor olabilirdik.
27 Ekim 2013 Pazar
Akacak Mecra Bulamadık
Hayatın küçük, güzel detaylarını çok önceden fark etmiş çocuklarız. Güzel bir filmi, güzel bir kitabı, bir şarkıyı, bir şiiri, insanı hayrete düşüren bir manzarayı, bir şehri, bir tabloyu, belki vaktinden çok önce gördük. Çoğu gece, şafak sökene kadar birbirimize bunları anlattık. Gireceğimiz sınavlara hazırlanan muhtemel rakiplerimizin lambaları sabaha kadar yanarken, biz erken yatıp hayaller kurduk. Şimdi etrafımızdaki insanların sözlerinin, davranışlarının bize yavan, tatsız tuzsuz gelişinin altında, çok önceden görülmüş, artık bize çok tanıdık gelen şeyleri yeni keşfediyor olmaları ve bizim bu yüzden hissettiğimiz ince bir hayal kırıklığı var. Başkalarının geç kalmışlığı bizim hayatımıza çizikler atıyor. Şimdi, en altında o günler olan ve eskisiyle yenisini düğümleyerek ortaya saçtığımız duygularımızı, bu çok bilindik dünya ile bağdaştıramıyoruz. Hep kıymeti bilinmemiş bir dünün gözüyle, aslında hiçbir şey beklemediğimiz yarını yaşıyoruz.
13 Temmuz 2013 Cumartesi
İyi Yüzlü Çocuk, Seni Hatırlıyoruz
Eskimiş bir şehrin, ölüme bağlayan bazı köşe başları, büyük kaldırımları, yalnız sokakları ve şimdiki zamanın duvar diplerinde bekleşen köpekleri. Sürüyle havlayan, korkarak üstüne seğirten ala köpekleri ki onlar yavrularını hiç emzirmemişlerdir. Hep alıp götürme telaşındadırlar güzel sabahları anlatan resimleri.
Daha dün on dokuzunda bir çocuk, bir göz kırpışını bekler bembeyaz bir umutla uyudu. Tam otuz sekiz gündüz. Üzerini örtmemişti kara kitabın tok sesi. Oysa bugün, yarın ve ondan sonraki yarınlar, yolların beyaz çizgisini, ateş böceği gibi ışıldayan uzak köyleri ve karbonatlı çay gibi soğuk mola yerlerini göremeden, simsiyah uyuyarak memleketine gitti…
Daha dün on dokuzunda bir çocuk, bir göz kırpışını bekler bembeyaz bir umutla uyudu. Tam otuz sekiz gündüz. Üzerini örtmemişti kara kitabın tok sesi. Oysa bugün, yarın ve ondan sonraki yarınlar, yolların beyaz çizgisini, ateş böceği gibi ışıldayan uzak köyleri ve karbonatlı çay gibi soğuk mola yerlerini göremeden, simsiyah uyuyarak memleketine gitti…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



